BTG DANIŞMANLIK

İletişim Bilgileri

  • Emirbeyazıt Mah. Zübeyde Hanım Cad. Üntaş Residence No: 14 C Blok Kat:2 D:6 Menteşe / Muğla
  • [email protected]
  • 0252 212 26 26

Hizmetlerimiz

Bizi Takip Edin

Türkiye ekonomisinde enflas­yonun gerilemesi umut veri­yor. Ancak fiyat göstergelerindeki iyileşmenin yanında fabrikalar­dan gelen sesleri de duymak ge­rekiyor. Çünkü ekonomik istikra­rın kalitesi, yalnızca enflasyonun kaç puan düştüğüyle değil, üreti­min, istihdamın ve yatırımın ne ölçüde korunabildiğiyle anlaşılır. Bugün sorulması gereken soru şu­dur: Türkiye daha verimli ürete­rek mi dengeleniyor, yoksa üretim iştahını kaybederek mi?

İstanbul Sanayi Odası Türki­ye İmalat PMI, eylülde 48,1’den 47,9’a geriledi. Faaliyet koşulla­rındaki aylık bozulma iki buçuk yıldır sürüyor. Ancak bu gösterge­yi doğru okuyalım: PMI’ın 50’nin altında olması, faaliyet koşulla­rında kötüleşmeye işaret eder; üretimin yüzde 2,1 düştüğü anla­mına gelmez. Otuz aylık alarm da kesintisiz aynı hızda küçülme de­ğil, uzayan bir zayıflık dönemidir.

Alarmın ekonomik karşılığı

Eylül anketinde izlenen on sek­törün dokuzunda üretim yavaş­ladı. Gıda tek istisna oldu. Ye­ni siparişler gerilerken imalatçı­lar üretimi üst üste dördüncü ay azalttı; istihdam ve stoklar da aşa­ğı çekildi. Bunlar, işletmelerin ta­lep yetersizliğine uyum sağladı­ğını gösteriyor. Fakat uyum uzun sürdüğünde, geçici tasarruf kalıcı kapasite kaybına dönüşebilir.

Sipariş azalınca makine daha az çalışır. Kira, bakım, yönetim ve diğer sabit giderler daha az ürü­ne bölünür; birim mali­yet yükselir. Şirket fiyat artırırsa müşteri kaybet­me, artırmazsa marjını eritme riski taşır. Böyle­ce talep zayıflığı yalnız­ca satış sorunu olmaktan çıkar; kârlılığı, tahsila­tı ve borç ödeme gücünü birlikte aşındırır.

Enflasyon düşerken maliyet baskısı bitmiyor

Eylül itibarıyla yıllık tüketici enflasyonu yüzde 29,73’e geriledi. Buna karşılık imalatçıların üreti­ci fiyatları yıllık yüzde 29,09, ay­lık yüzde 2,32 arttı. Fiyatların ar­tış hızının yavaşlaması, maliyet­lerin düştüğü anlamına gelmiyor. İşletme hâlâ daha pahalı girdiyi, zayıf siparişle ve sınırlı fiyatlama gücüyle finanse etmek zorunda.

TCMB’nin 10 Eylül kararında politika faizi yüzde 37’de tutul­du. Bu oran şirketlerin kullandı­ğı kredinin faizi değildir; kredi fiyatı, risk ve masraflarla farklı­laşır. Dolayısıyla politika faiziyle geçmiş yıllık enflasyonun farkını doğrudan reel kredi maliyeti sa­yamayız. Asıl ölçü, şirketin bek­lenen satış fiyatı artışıyla toplam finansman maliyetinin ilişkisidir.

Üstelik baskının tamamını iç politikaya bağlamak eksik olur. İSO anketi, uluslararası tale­bin zayıflığını ve savaş kaynak­lı yakıt, taşımacılık ve ham mad­de maliyetlerini de gösteriyor. Türkiye’deki sanayici hem içeri­de satın alma gücündeki baskıyı hem dışarıda belirsizliği taşıyor. Faiz indirimi tek başına bu çift yönlü sıkışmayı çözemez.

Dezenflasyonun görünmeyen faturası

Enflasyonla mücadele gerekli­dir; yüksek enflasyon zaten işletme sermayesini tüketir ve yatırım he­sabını bozar. Ancak bütün firmala­rı aynı finansman daralmasına tabi tutmak, üretken işletmeyle verim­siz işletmeyi aynı kefeye koyabilir. Nakit üretebilen fakat geçici va­de uyumsuzluğu yaşayan şirketin kaybı, ekonominin gelecekteki arz kapasitesini de zayıflatır.

Yatırımın ertelenmesi bugün nakdi korur; yarın eski makine, yüksek enerji tüketimi ve düşük kalite olarak geri dönebilir. Ni­telikli çalışanların ayrılması da benzer bir maliyet yaratır. Talep toparlandığında kapasite hızla ar­tırılamazsa fiyat baskısı yeniden güçlenebilir. Bu nedenle dezenf­lasyonun başarısını değerlendi­rirken üretim kabiliyetinin ko­runmasını da hesaba katmalıyız.

Kamu için seçici destek

Çözüm, herkese ucuz kredi da­ğıtmak olmamalı. Finansman desteği; doğrulanabilir siparişi, sürdürülebilir faaliyet kârı ve ger­çekçi ödeme planı bulunan işlet­melere yönelmeli. İhracat alaca­ğına veya güçlü alıcı sözleşmesine dayalı finansman, genel kredi ge­nişlemesinden daha hedefli ola­bilir. Desteklenen kaynağın üre­timde kullanılması izlenmeli; ba­şarı kredi hacmiyle değil, korunan üretim ve geri ödeme performan­sıyla ölçülmeli.

Bankalarla yapılandırma da bor­cu yalnızca ileri tarihe itmemeli. Vade, şirketin gerçek nakit akışı­na uydurulmalı; karşılığında ortak katkısı, gereksiz varlıkların satışı ve maliyet iyileştirmesi istenme­li. Sürekli zarar eden faaliyetlerin borçla yaşatılması yerine, uygu­lanabilir dönüşüm planı aranma­lı. Kamu tarafında ise öngörülebi­lir düzenlemeler ve ödeme disipli­ninin güçlendirilmesi, finansman ihtiyacını kaynağında azaltabilir.

Şirket için ilk hedef: nakdi serbest bırakmak

Yönetim kurulları satış bütçesi­nin yanına haftalık güncellenen on üç haftalık nakit planını koymalı. Alacaklar müşteri, vade ve tahsi­lat olasılığına göre ayrılmalı; satış ekiplerinin primi tahsilat ve katkı kârıyla ilişkilendirilmeli. Her ciro artışı başarı değildir. Finansman giderini karşılamayan, tahsilatı belirsiz satış şirketi büyütürken bilançosunu zayıflatabilir.

Sayısal bir örnek düşünelim: Yıllık kredili satışı 600 milyon li­ra olan işletmede tahsilat süresi­nin 15 gün kısalması, satışların yıl boyunca eşit dağıldığı varsa­yımıyla yaklaşık 24,7 milyon lira nakit serbest bırakır. Bu tutar ye­ni kâr değildir; alacakta bağlı kay­nağın çözülmesidir. Kredi ihtiyacı azalırsa finansman tasarrufu da mümkün olur.

Stok politikasında da toplu in­dirim cazibesinin yerine toplam taşıma maliyeti geçmeli. Yavaş dönen ürünler ayrılmalı, sipariş­siz üretim sınırlandırılmalı, teda­rikçilerle daha küçük ve sık tesli­mat görüşülmeli. Ancak kritik gir­dilerde aşırı stok kesintisi üretimi durdurabilir. Hedef, bütün stokla­rı azaltmak değil, satışa ve tedarik riskine uygun stok taşımaktır.

Verimlilik, işten çıkarmadan başlamalı

İlk adım makine almak değil; duruşları, fireyi, yeniden işleme­yi ve enerji kaybını ölçmektir. Her iyileştirmeye sorumlu, tarih ve parasal hedef atanmalı. Teknoloji yatırımı da gösteriş için değil, geri ödeme hesabıyla yapılmalı. Kısa sürede enerji ve malzeme tasar­rufu sağlayan projeler korunur­ken, talep karşılığı belirsiz kapa­site yatırımları ertelenebilir.

Ortak satın alma, ortak lojistik ve atıl kapasitenin paylaşılması, özellikle küçük işletmeler için ölçek dezavantajını azaltabilir. Özkaynağı yetersiz şirketlerde stratejik ortaklık veya birleşme de değerlendirilmelidir. Fakat her kararın gerekçesi ölçülebilir olmalı: Hangi maliyet azalacak, hangi pazara girilecek, ne kadar nakit üretilecek? Belirsiz büyü­me vaatleri, pahalı finansmanın yerini tutmaz.

Bu programın sonuçları bu sü­reç boyunca aylık olarak izlen­meli. Yönetim kurulu; birim katkı kârını, gecikmiş alacakları, stok gününü, net borcu ve siparişle­rin nakde dönüşünü aynı tabloda görmeli. Satış azalırken stok bü­yüyorsa veya faaliyet kârı koru­nurken nakit açığı derinleşiyorsa, erken müdahale gerekir. Tasar­rufların kaliteyi, teslimat güveni­lirliğini ve müşteri ilişkilerini bo­zup bozmadığı da kontrol edilme­lidir. Sağlıklı dönüşüm, yalnızca gider kesmekle değil, şirketin ya­rın gelir üretme yeteneğini koru­makla mümkündür.

Türkiye’nin ihtiyacı, enflasyo­nu düşürürken üretim kaslarını koruyan bir dengelenmedir. Bu­nun yolu kamu tarafında seçici­likten, şirket tarafında nakit ve verimlilik disiplininden geçiyor. Otuz aylık alarm bize yalnızca ya­vaşlamayı anlatmıyor; müdaha­lenin niteliğini de sorgulatıyor. Enflasyon tablosu iyileşirken fab­rikaların geleceği zayıflıyorsa, ka­zanılan istikrarın dayanıklılığı da tartışmalı hale gelir.

Çünkü enflasyonu düşürmenin kalıcı başarısı, susturulan maki­nelerde değil, rekabetçi maliyet­lerle yeniden çalışan fabrikalarda görülecektir.

Son sözler: “Haklı olmanız yet­mez, ikna edici olmanız gerekir” Schopenhauer

“Bilgisiz insanlarla tartışmak, gerçeği aramak değil, gürültüyü çoğaltmaktır” Platon

Etiketler:
Paylaş:

Yorum Yazın